KILIÇDAROĞLU’NDAN LİBYA ELEŞTİRİSİ

Hükümetin Libya politikasını eleştiren CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Dedik ki, Libya’ya asker göndereceğine, BM’ye çağrıda bulun barış gücü gitsin oraya. Bizim dediğimizi Putin söyledi, hemen altına imzayı bastılar.” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

Hepinize en içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz, onur verdiniz.

2020 yılının ilk toplantısı, dolayısıyla bu ilk toplantı üzerinde hepimiz bir şekliyle Türkiye’nin geleceği konusunda endişeler taşıyoruz, ama şunu ifade edeyim: Cumhuriyet Halk Partisi olduğu sürece Türkiye Cumhuriyetinde 82 milyon vatandaşımızın endişeye kapılmasına gerek yoktur, herkesin bir umudu var, o umudu büyüteceğiz.

Elbette ki terörle mücadele hepimizin ortak görevidir. Irak’ın kuzeyinde Haftanin bölgesinde PKK’yla verdikleri mücadele sonucu hayatını kaybeden Uzman Çavuş Bayram Günay ve Güvenlik Korucusu İlyas Bahatar’a Allah’tan rahmet diliyorum, ailelerine başsağlığı diliyorum, Silahlı Kuvvetlerimizin, milletimizin başı sağ olsun. Şundan herkesin emin olmasını istiyorum: Şehitleri yüceltmek, şehit yakınlarını yüceltmek, gazilerimizi yüceltmek, onlara olan hakkımızı teslim etmek hepimizin görevidir, en başta da CHP’lilerin görevidir.

Değerli arkadaşlarım, gaziler burada biliyorum, gazilere sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum. Hiç endişe etmeyin, sizin haklarınızı sonuna kadar savunacağız, endişe etmeyin.

Filenin Sultanları… Arada bir de güzel haberler geliyor, A Milli Kadın Voleybol Takımımız Almanya’yı yendi ve Tokyo’daki uluslararası yarışmaya katılmaya hak kazandı. Dolayısıyla bize bu sevinci yaşattıkları için oyuncuları, antrenörleri, yöneticilerini yürekten kutluyoruz.

Değerli arkadaşlarım, şu soruyla başlayayım: Güzel Türkiye’mizde nasıl yaşamak istiyoruz? Herkes bu soruyu sorsun. Aslında adım gibi eminim, hepimizin vereceği cevap üç aşağı beş yukarı aynı: Huzur içinde yaşamak istiyoruz, birlikte yaşamak istiyoruz, hiç kimsenin yatağa aç girmediği güzel bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Bütün komşularımızla barış içinde yaşamak istiyoruz. Ekonomik olarak güçlenmek istiyoruz. Üniversitelerimiz, fabrikalarımız birisi bilgi üretsin, birisi mal üretsin. Sokakları, caddeleri temiz olsun, vatandaşlarımız belediyenin verdiği hizmetlerden memnun olsun. Aslında istediğimiz Türkiye böylesine güzel bir Türkiye, bunun temelini ne oluşturuyor, bu isteğimizin temelini ne oluşturuyor? Bu isteğimizin temelini hukuk devleti kavramı oluşturuyor. Hukuk içinde, hukukun üstünlüğü içinde yaşamak, hak aramak, haksızlığa uğradığımız zaman hakkımızı mahkemede aramak, dolayısıyla hukukun üstünlüğü kavramı içinde hepimiz güzel bir geleceği güvence altına almak istiyoruz.

Gazilerimiz onurumuzdur, gazilerimiz şerefimizdir, gazilerimiz geleceğimizdir. Gazilere vereceğimiz hakları yeteri kadar vermedik. Ondan ötürü de gazilere karşı mahcup bir parlamento var, gazilerin haklarını elinden alan bir saray iktidarı var, ama bunun mücadelesini vereceğiz, benim size namus sözümdür, bu mücadeleyi vereceğiz.

Adalet diyoruz, adaletten söz ediyoruz. Devletin dini adalettir diyoruz. Adaletin olmadığı bir yerde insanoğlu huzursuz olur diyoruz. Dünya da, kainat da adalet üzerine inşa edilmiştir diyoruz. O zaman devlet adaleti dağıtmak zorundadır, adil davranmak zorundadır. Nerede diyor bu? Anayasanın 5. maddesinde diyor. Çoğu vatandaşımızın bundan haberi bile yok, ama hatırlatmak bizim görevimiz. “Devletin temel amaç ve görevleri kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak” diyor. Refahını, huzurunu ve mutluluğunu sağlamaktır diyor. Kimin görevi? Devletin görevi. Bunu sağlayacak kim? Devleti yöneten organlar bunu sağlayacaklar. Vatandaşın, milletin huzurunu, refahını ve mutluluğunu sağlayacaklar. Eğer önlerinde bir engel varsa, bir engel çıkıyorsa vatandaşın yine Anayasaya göre o engeli kaldırmak devleti yönetenlerin temel görevidir. Az önce arkadaşlarımız “gaziler onurumuzdur” diye pankartlarını kaldırdılar. Gazilerimiz burada, Allah aşkına bana söyler misiniz, Anayasa diyor ki vatandaşın mutluluğunu sağlayacaksın, huzurunu sağlayacaksın, güvenliğini sağlayacaksın, kalkıyorsun ne yapıyorsun? Gazinin elindeki verdiğin aylığı geri isterim diyorsun. Niçin, nasıl bir adalettir bu? Yanlışlık yaptım. Yanlışlık yaptıysan yanlışlık gaziye ait değil, sana aittir kardeşim, yanlışlığı telafi edeceksin. Parayı alarak değil, zaten kaç lira veriyorsun Allah aşkına, kaç lira veriyorsun? Adalet dediğimiz kavram ciddi bir kavramdır. Adamına göre adalet kavramı değişmez, ülkesine göre değişmez. Adalet evrensel bir kavramdır, insanlığın varlığından beri süren bir kavramdır. İnsanoğlu bütün hayatını adaleti aramakla geçirir. Hayatın her alanında adalet dediğimiz kavramla karşı karşıya kalırız. Gaziler de adalet istiyor, onlar da adaletten yana tavır takınıyorlar. Onlar da diyorlar parayı verdin, şimdi niye elimden alıyorsun bu parayı? Bunu söylüyorlar.

Değerli arkadaşlarım, adalet dediğimiz kavram… Üniversite öğrencisine veriyorsunuz. Ne veriyorsunuz? Sabah kahvaltısı veriyorsunuz, öğle yemeği veriyorsunuz. Sonra ne diyorsunuz? Zam yapacağım diyorsunuz. Yahu zam nasıl yapacaksın kardeşim? Bu öğrenci karnını doyurmak zorunda, yani tasarrufu bula bula öğrencinin yiyeceğinde mi buluyorsun? Dedim ya adalet… Eğer sen tasarruf yapacaksan bak, dolar bazında geçiş garantisi verdiğin köprüler var, yollar var, tüneller var, hastaneler var, oralardan tasarrufu yap. Köşeyi döndü bunların hepsi, tasarrufu yapacaksan oradan yap, devleti koruyacaksan oradan koru. Vatandaşın cebine para girsin diyeceksen oradan alacaksın, vatandaşa vereceksin. Bu işin kuralı budur. Sen tam tersini yapıyorsun, fakirden, fukaradan alacağım diyorsun.

Bir şey daha var değerli arkadaşlarım, Anayasanın 10. maddesi: Kanun önünde eşitlik. Hepimiz kanun önünde eşitiz. Ne diyor Anayasa? “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz” Şimdi bizi dinleyen bütün vatandaşların vicdanına sesleniyorum. Hiçbir kişiye, hiçbir zümreye, hiçbir sınıfa, hiçbir aileye imtiyaz tanınıyor mu, tanınmıyor mu? Ben eminim elini vicdanına koyan herkes diyecek ki; Anayasada bu yazılıyor, ama kusura bakmayın, öyle kişilere, öyle ailelere, öyle sınıflara imtiyaz tanınıyor ki bu da adaletsizliktir. Evet, o zaman imtiyaz tanıyan, imtiyazdan yana tavır alan herkesi uyarmak bizim görevimizdir; özellikle iktidar sahiplerini, özellikle ülkeyi yönetenleri.

Değerli arkadaşlarım, imtiyaz ve hak arama, adalet… Barış Bildirisini imzaladı diye yüzlerce akademisyeni üniversitelerden attılar. Niçin bu bildiriyi imzaladınız? Ellerine silah almadılar, yürüyüş yapmadılar, biber gazı yemediler, ellerinde kalemleri var, önlerinde kağıtları var, dediler ki bir haksızlık var burada, biz bu haksızlığa isyan ediyoruz, itiraz ediyoruz. Sadece kâğıt, sadece kalem, başka bir şey yok. Üniversiteden atıldılar niye bunu yaptınız diye, onlar da haklarını aradılar. Güzel, Anayasa Mahkemesi en sonunda dedi ki: “Bu bir düşünceyi ifade özgürlüğüdür. Katılırsınız veya katılmazsınız, üniversiteden neden atıyorsunuz bunları” Değerli arkadaşlarım, bunlar hak arama mücadelesini sürdürüyorlar. Üniversiteden attığınız hocaların kalemleri, kağıtları ve kitapları vardı. Şimdi aynı üniversiteye Ankara Hukuk Fakültesinden elinde silahla siyasal bilgiler fakültesine doğru nişan alan bir adamı üniversiteye hoca yapacaksınız. Pes ya, pes; elinde kalem olanı atıyorsunuz, elinde silah olanı üniversiteye alıyorsunuz. Bu vicdan mıdır, bu ahlâk mıdır, bu adalet midir, bu bilim midir, nedir bu Allah aşkına? Bu öğrencilere nasıl ders verecek? Beyler, silahı böyle tutacaksınız, düşüncesini beğenmediğiniz bir kişi varsa alacaksınız, alnının ortasına sıkacaksınız. Böyle mi ders verecek! Türkiye bu tecrübeleri yaşadı. Binlerce gencimizi kara toprağa gömdük kimi sağcı, kimi solcu, hepsi de vatanseverdi, hepsi de vatanını seviyordu. Türkiye’nin bunu aşması lazım. Nasıl olur da elinde silah tutan, nişan alan, bir üniversiteye nişan alan bir kişiyi ve bunu da övünerek sosyal medyada paylaşan bir kişiyi üniversiteye hoca olarak atayacaksınız? Akla ve mantığa davet ediyorum bu ülkeyi yönetenleri değerli arkadaşlarım.

Başka bir şey daha, Anayasanın 28. maddesi: “Basın hürdür, sansür edilemez.” Basının görevi nedir? Demokrasilerde yasama, yargı, yürütme var. Birbirlerini denetlerler. Gücü bir kişiye vermezler, güç bir kişiye verilirse olur ya kibirlidir, güç zehirlenmesi olur ve ülkeyi felakete sürükler. Aynı bizde yaşadığımız gibi; hem içeride, hem dışarıda bir felaket yaşıyoruz. Medyanın görevi nedir? Demokrasilerde, gelişmiş demokrasilerde medya dördüncü güçtür, yani gücü denetler. Güç yanlış yapıyorsa haber yapar, şunu yanlış yaptın der. Şimdi gücü elinde bulunduran kibir sahipleri kendi medyalarını oluşturmaya başladılar. Biz bunlara havuz medyası diyoruz. Kendi medyalarını oluşturmaya başladılar, kendi gazeteleri, kendi televizyonlarını oluşturmaya başladılar. Gücü denetlemek değil, gücü pohpohlamak gibi bir görevleri vardı ve onu üstlendiler.

Değerli arkadaşlarım, ama o gazeteleri de kimse okumuyor. Bizim güzelliğimiz de orada, o gazeteleri kimse okumuyor. O televizyonları da kimse izlemiyor. Dünyanın yayınını yapıyorlar aleyhimize, günün 24 saatinde aleyhimize yayın yapıyorlar. Emin olun kendilerine teşekkür ederim bizim propagandamızı yaptıkları için, yapın, ne yaparsanız yapın. Ben şunu söylüyor muyum, benim arkadaşlarım şunu söylüyor mu, CHP’nin yöneticileri şunu söylüyor mu? Verilmeyecek hesabımız yoktur. Bizim verilmeyecek hesabımız yoktur. İster ulusal, ister uluslararası alanda verilmeyecek hesabımız yoktur, ama kibir abidesi zatın verilecek hesabı vardır. Nereye? Trump’a verilecek hesabı var. Trump ne dedi? “Mal varlığını araştırırım” dedi. Ne demektir bu? Senin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından gizlediğin mal varlığın var yabancı bankalarda, ben onu biliyorum, bak beni kızdırma, ifşa edeceğim dedi mi? Dedi.

Şimdi bütün vatandaşlarımın vicdanına sesleniyorum. Bütün vatandaşlarıma hangi partiden olursa olsun, yüreğinde Allah korkusu olan bütün vatandaşlarıma sesleniyorum. Biz şunu beklemez miydik? Ey Trump, benim mal varlığımı araştırmazsan namertsin, benim verilmeyecek hesabım yoktur. Dedi mi, bunu dedi mi? Demedi. Niye demiyor? Demek ki verilecek hesabın var, o anlama geliyor. Bunu 82 milyon vatandaşımın vicdanına havale ediyorum. Ne demek ya, bir başka ülkenin devlet başkanı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en önemli koltuğunda oturan kişi mal varlığıyla tehdit ediyor ve o sesini çıkaramıyor. Mal varlığıyla tehdit ediyor ve o sesini çıkaramıyor. Nasıl diyeceğiz şimdi biz, ne yapacağız şimdi biz? Egemen güçlerin oyuncağı haline gelirsiniz. Egemen güçler ne derse onu yaparsınız. Egemen güçler sizi en hassas noktadan yakalamışlar demektir. O nedenle siyaset kirliliği kabul etmez. Siyasette devleti yönetecekseniz temiz olacaksınız, saf olacaksınız, saydam olacaksınız. Kirliliğe bulaştığınız andan itibaren, malı götürdüğünüz andan itibaren egemen güçler sizi teslim alırlar. Geldiğimiz nokta budur değerli arkadaşlarım.

Bakın, sadece bunu yapmıyorlar. “Basın hürdür, sansür edilemez…” Başka türlü sansür uyguluyorlar. Basın İlan Kurumuna diyorlar ki şu gazetelere ilan vermeyeceksin. Birgün’e, Evrensel’e, Cumhuriyet’e ilan vermeyeceksin. Niye vermeyeceksin? Efendim, doğru haber yapıyorlar, sarayı kızdırıyorlar. Kibirli adam kızdı, size bağırdı çağırdı bunlara niye ilan veriyorsunuz diye, kesin ilanları. Bunlar da kestiler. Sanıyorlar ki bu gazeteler Basın İlan Kurumu ilan paralarını kesti, biz yayın yapmayacağız diyecekler. Hayır efendim, onlar yayınları yapacaklar, bizler de onları destekleyeceğiz. Bu gazeteler de zaman zaman bizi de eleştirirler, biz de büyük bir saygıyla eleştirileri okuruz. Yani birilerine yardakçılık yapmıyorlar. O zaman basın hürdür, sansür edilemez kavramının içi boşaltılıyor ve bunlara parasal baskı uygulanıyor. Yeni Asya Gazetesi de aynı şekilde TV5’te “Pelikan Cezası” diye bir program yapmış. Televizyon kanalı yapıyor, nereye soruyorlar? Yeni Asya’ya soruyorlar, neden? Ya burası gazete, öbürü televizyon, soracaksan televizyona sor. Değerli arkadaşlarım, Yeni Asya Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü, Genel Müdürü, Ankara Temsilcisi başta olmak üzere bunların basın kartları hâlâ yenilenmedi, neden? Sarayda bir kişi var, adını anmak istemiyorum, bir iletişimci var ve o bütün bunlara yasak getirmiş. İstediğin yasağı getir kardeşim, bu ülkenin namuslu insanları var. Bu ülkenin üretimden yana, alın terinden yana düşünen, çalışan insanları var ve bizler de görüşlerini beğenmesek bile, siyaseten farklı düşünsek bile demokrasinin gereği olarak her kişinin yazmasını, her kişinin yorum yapmasını, her kişinin haber yapmasını da büyük bir saygıyla karşılayacağız.
Değerli arkadaşlarım, Anayasanın 45. Maddesi, çalışma hakkı, yani insan olanın çalışıp, alın teri döküp para kazanıp kimseye muhtaç olmama hakkı aslında. Diyor ki: “Devlet çalışanların hayat seviyesini yükseltmek…” Yani gelir elde ediyorsun, ama bunu yükselteceksin, belli bir zaman dilimi içerisinde hayat seviyesini yükselteceksin. “İşsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak, çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” Kim? Siyasi iktidar. Şimdi çalışma hayatını, daha doğrusu çalışanların hayat seviyesini yükseltmeyi bir tarafa bıraktım. Niçin? Asgari ücret bugün açlık sınırının altında, 18 yılda geldiğimiz nokta 2020 yılındaki asgari ücret açlık sınırının altında. İşsizlik sorununu çözdüler mi? Sarayda oturanların işsizlik sorunu yok. Eğri oturup doğru konuşalım. Onların herhangi bir ne çoluk çocuğu, ne yakınları, ne akrabaları, ne torunları hiç birisi işsiz değil. Çalışmalarına da gerek yok aslında, sarayın mutfağı zengin, paralar gani, her tarafta var. İş arama gibi bir dertleri yok zaten, ayrı bir sosyete oluşturmuşlar orada, Lale Devrini yaşıyorlar orada, çöplerden kâğıt toplayan milyonlardan haberleri yok, konteynırlardan geçinen milyonlardan haberleri yok onların, onlar sigortalı mıdır, değil midir bunlardan haberleri yok onların, ayrı dünyada yaşıyorlar.
Ayrı dünyada yaşıyorlar, ama bizi kandırmaya çalışıyorlar. Bu sosyete damat vardı ya Berat, bakın size olayı anlatayım Allah aşkına, milleti nasıl kandırmaya çalışıyorlar? 26 Şubat 2019 bir program yapmışlar, adına da şunu demişler: “Burası Türkiye, Burada İş Var.” Aslında burası Türkiye, ama sarayda iş var. Biz onu biliyoruz, ama “Burası Türkiye, Burada İş Var” diye bir kampanya başlatıyorlar. Açıklama yapıyor: “Bu yıl 2.5 milyon yeni istihdamı hayata geçireceğiz…” Güzel, 2019’un Şubat’ında, 2019’un daha başında 2.5 milyon kişiye istihdam yaratacağız. “Türkiye ekonomide yeni bir hikaye yazmaya başlamıştır…” Evet, yeni bir hikaye yazmaya başlamıştır. “Kimsenin endişesi olmasın, Nisan’dan sonra çok daha güçlü bir Türkiye ekonomisi ortaya çıkmış olacak” diyor damat bey.
Damat konuşur da kayınpeder durur mu? O da konuşuyor. Nerede? O da 2 Mayıs 2019’da TOBB’un Genel Kurulunda, “Burası Türkiye, Burada İş Var” açıklamasından sonra o da orada bir açıklama yapıyor: “Yaklaşık 1.5 milyon üyesi bulunan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin her bir üyesi kalksa, bir-iki tane istihdam sağlasa bu sayı nereye varır? 3 milyona varır ve o gün biz bu sözleri aldık.” Yani işadamlarından, iş dünyasından o gün o sözleri almışlar. Ne zaman? Şubat ayında almışlar. TOBB’un Genel Kurulunda da bunu açıklıyor: “Beyler, her biriniz 1-2’şer kişi alacaksınız, işsizlik sorununu çözeceğiz…” Ne zekâ! Ben olsam Nobel ödülünü veririm buna kesinlikle, ama sonuç ne? Geldik yılın sonuna 28 Aralık 2019, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonunda Çalışma Sosyal Güvenlik Bakanı konuşma yapıyor: “2019’da sizlerden beklediğimiz desteği göremedik –yani işçi almadınız, 1-2’şer kişi söz vermiştiniz, almadınız istihdam anlamında- ama inanıyorum ki 2020’de işverenlerimiz çok daha büyük bir destekle istihdamı destekleyeceklerdir.”
Değerli arkadaşlarım, işsizliğin ne olduğunu bilmiyorlar, işsizliğin nasıl bir felaket olduğunu bilmiyorlar. İşsizliğin yuvaları yıktığını bilmiyorlar, işsizliğin boşanmaları arttırdığını bilmiyorlar. Anne işsiz, baba işsiz, çocuk işsiz, elektrik parasını ödeyemiyorlar, doğalgaz parasını ödeyemiyorlar. Baba çocuğuna harçlık verip okula gönderemiyor. İşsizliğin nasıl bir bela olduğunun, nasıl bir sosyal felaket olduğunun farkında bile değiller. Burası Türkiye, burada iş var. Doğru, iş var, ama iş sarayda var, başka bir yerde yok. Bizim belediye başkanlarımızın önünde, her bir belediye başkanımızın önünde 20 bin ile 100 bin arası iş isteyen insanların dilekçeleri var. 20 bin küçük belediyede, büyük belediyelerde 100 bini aşkın iş istiyorlar. Peki, Erdoğan’ın önünde böyle bir dilekçe var mı? Asla yok. Çünkü Erdoğan’a göre Türkiye’de herkesin işi var, ayrıca üniversite mezunu olanların da illa iş bulacağım diye bir derdinin olmaması lazım. Öyle diyor beyefendi, ona göre öyle çünkü kendisinin işi var. Yetmedi, zam yaptı. Emekli aylığı var, mutfak parası yok, otobüs parası yok, uçak parası yok, tren parası yok, su parası yok, elektrik parası yok, doğalgaz parası yok, beyefendi maaşına güzel bir zam yaptı. İşsiz nasıl geçinecek? Bunu da milletimizin vicdanına teslim ediyorum. İşsiz kardeşlerimin de oturup düşünmesi lazım, yoksul ailelerin de oturup düşünmesi lazım. Bu iktidar kimi düşünüyor, bu iktidar kimden yana? Fakir fukaradan mı yana, hortumculardan mı yana? Adım gibi biliyorum, adımın Kemal olduğu olduğu gibi net biliyorum, bu adamların tamamı hortumculardan yana. İnşallah Erdoğan buna itiraz eder de biz hortumculardan yana değiliz diye, bir sürü örnek veririz, oörnekleri verme fırsatımız olur. 
Efendim, verginin adalet içinde alınması lazım. Devlet harcama yapacak, doğrudur. Sosyal devlet için yapacak, fakir fukara için yapacak, istihdam alanı yaratacak. Ne yapması lazım? Vergi alması lazım. Verginin de adil olması lazım. O da Anayasada yazılı, ne diyor 73. madde? “Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.” Mali gücüne göre, yani gelirine göre, yani parasına göre vergi ödemekle yükümlüdür. Mecburdur yani.
Şimdi değerli arkadaşlarım, herkes vergi veriyor. Eğer devletin tepesindeki insanların kendileri, yakınları, çocukları, dünürleri, özel kalem müdürleri yurtdışında şirket kurup, naylon şirket kurup Türkiye’de vergi ödememek için -bir daha altını çiziyorum, yurtdışında naylon şirket kurup Türkiye’de vergi ödememek için- tezgah kurarlarsa Anayasanın bu maddesi hiçbir anlam ifade etmiyor. Neden? Milyonları var, dolarları var. Yurtdışında Man Adasında şirket kuruyorsun. O şirketten elde ettiğin 15 milyon dolar dolayısıyla bir kuruş dahi vergi ödemiyorsun, ama asgari ücretli vergi ödüyor, çöpten kâğıt toplayan da vergi ödüyor, ekmek alırken ödüyor o da, simit alırken vergiyi ödüyor. 15 milyon dolar para getireceksin, 5 kuruş vergi ödemeyeceksin. Neden? Anayasanın bu maddesini nasıl dolanırım diyor. Peki, bundan kaç vatandaşımızın haberi var? Erdoğan çıksın desin ki hayır efendim, böyle bir şey yoktur. Bal gibi var! Man Adası bunun en güzel örneğidir. Dünür orada mı? Orada. Damat orada mı? Herkes orada. 15 milyon dolar, bir kuruş ödemiyorsunuz. Oysa Meclis kanun çıkardı, diyor ki, “Böyle vergi cennetlerinden para gelirse yüzde 30 kesilir.” Yani 15 milyon doların yüzde 30’u vergi diye kesilir. Doğru mu? Doğru. Meclis görevini yapmış mı? Yapmış. Niye çıkmıyor peki karar? Erdoğan’ın imzasına bağlı, Erdoğan imzalarsa karar çıkacak, imzalamazsa karar çıkmayacak. Ne zaman çıkmış bu kanun? 2006. Hangi yıldayız? 2020. Daha vergi cennetlerinden gelen paralar var. Vergi ödememek, bu devlete tezgah kurma demektir.
Verginin adaletli olması lazım dedim. Biliyorsunuz yeniden değerleme oranı yüzde 22.58 olarak tespit edilmiş. Yani devletin enflasyonu yüzde 22.58. Vatandaşın enflasyonu da yüzde 11.84, öyle diyor, saray öyle diyor. Saray dediğine göre doğrudur tabii, vatandaşı biraz daha ezeceksin, çünkü vatandaş diyor ki ne kadar ezersen o kadar fazla oy vereceğim sana. Öyle anlıyor kibirli adam, ama şartlar değişti, ezildikçe gerçeği görüyor, mutfağında yangın çıktıkça gerçeği görüyor, kendisinin kandırıldığını görüyor. Hep beraber bunu göreceğiz.
Şimdi bakın, şehirlerarası otobüslere hepimiz binmişizdir hayatımızın bir parçasında. Milyonlarca, yüz binlerce kişiyi taşırlar doğudan batıya, güneyden kuzeye. Şoförler ikişer kişi, bazen üçer kişi çalışırlar, yolcuları güven içinde götürür, güven içinde getirirler. Bunlar gidip birilerine yalvarmazlar, yakarmazlar, alın teriyle çalışırlar ve kazanırlar. Kazandıklarının da vergisini götürürler, devlete öderler. Eğer vergiyle ilgili bir sorun varsa devlet denetim elemanlarını gönderir, onları ayrıca denetler. Hiç kimse de bizi niye denetliyorsun demez. Bakın, bunun için söyledim? 8 Ocak 2018’de bu otobüs şoförlerinin aldıkları belgeler var. B1 belgesi, B2 belgesi, D1 belgesi, D2 belgesi diye belgeler var. Otobüsler bu belgeleri çalışmak için almak zorundalar. B1 belgesi için 60 bin liraydı 2019’da, şimdi 60 bin lirayı 250 bin liraya çıkardılar. B2 belgesi 25 bin liraydı 2019’da, şimdi 180 bin liraya çıktı, 25 bin liradan 180 bin liraya çıktı. D1 belgesi 30 bin liraydı, 30 bin liradan 200 bin liraya çıkardılar. D2 belgesi 15 bin liraydı 2019’da, 2020’de 165 bin liraya çıkarıldı. Değerli arkadaşlarım, neydi devletin enflasyonu? Yüzde 22.58. Yapılan zamlar ne? Yüzde bin, yüzde 10 bin. Buradan bütün otobüs şoförlerine seslenmek isterim. Siz de bu yapılan zamları alın, vicdanınızın bir köşesine koyun. Adalet midir bu, hak mudur, hukuk mudur bu, yoksan soygun düzeni midir? Sen dolar bazında ihale verdiğin adama dolar bazında garanti veriyorsun. Dolar her yükseldikçe onun parası artıyor ve o devlete vergi ödemiyor, ama sen kalkacaksın 25 bin lira, 15 bin liraya aldığın D2 belgesini bir yıl sonra, bir gün sonra hatta 165 bin liraya alacaksın. İnsaf denilen bir şey var, herkesin oturup düşünmesi lazım. Ben kamyon şoförleri için de aynı şeyi söylemiştim. Kamyon şoförlerinin sorununu da Türkiye Büyük Millet Meclisinde dile getiren tek parti Cumhuriyet Halk Partisiydi. Otobüs şoförlerinin de derdini dile getiren parti Cumhuriyet Halk Partisiydi. Niye bu sorunları dile getiriyoruz? Anayasanın başında ne vardı? Mutluluk, huzur, refah vardı. Toplumun buna ihtiyacı var ve biz bunu sağlamak zorundayız.
Değerli arkadaşlar, adalet kavramı üzerinde durdum. Adaleti dağıtan mahkemelerdir. Hangi mahkemeler? Bağımsız mahkemeler. Bunu da Anayasa Mahkemesi bir anlamda güvence altına almış. Diyor ki, “Hakimler görevlerinde tarafsızdır.” Güzel. “Anayasa kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” Bu da gayet güzel. “Hiçbir organ, makam, mevki veya kişi, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.” Anayasa böyle diyor. Peki, hayatın gerçeği ne? Papaz nasıl gitti Amerika’ya, kim talimat verdi Papazı çıkarın diye? Kim Papazı çıkardı? Trump’un neden önce, bizim hakimden önce Trump’ın haberi var. Yine bir gazeteci aylardır hapiste yatıyordu, Alman bir gazeteci aylardır hapiste yatıyordu. Bir gecede iddianame düzenlendi, bir gecede, ertesi günü mahkemeye çıktı, hemen tahliye kararı verdiler. Dışarı çıktığı zaman başka bir mahkemenin tutuklama kararı kendisine tebliğ edildi. Oradan havaalanına gitti, uçağa bindi, Almanya’ya gitti. Anayasada diyor ki: “Hiçbir makam, mevki, merci hakime emir ve talimat veremez, genelge gönderemez.” Bunu kime anlatacaksın? Külahıma anlatacaksın! Bu memlekette adalet yok adalet, hukuk yok! Eğer hakimler saraya gidiyor, saraydakinin önünde iki kat eğilerek duruyorlarsa, orada adalet yoktur, orada hukuk yoktur değerli arkadaşlar. Bunları şunun için anlatıyorum; Osman Kavala 805 gündür hapiste, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi serbest bırakın dedi, hâlâ hapiste, AİHM kararları uygulanmıyor. Neymiş? Efendim, kararın tercümesi daha hakime ulaşmamış. Bekletseydiniz, 7 yıl daha bekletseydiniz kararı. Yüzlerce gazeteci hapiste şu anda değerli arkadaşlar, bakın Sözcü Gazetesinin davası bunların en ilginç olanıdır. Oturdular, hapis cezası verdiler. Sayın Emin Çölaşan’a 3 yıl 6 ay 15 gün FETÖ’cü diye, Necati Doğru’ya 3 yıl 6 ay 15 gün FETÖ’cü diye, Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz’a 3 yıl 4 ay, buna biraz az vermişler, sözcü.com.tr Genel Yayın Yönetmenine 3 yıl 4 ay, sözcü.com.tr Haber Koordinatörüne 2 yıl 1 ay, buna da biraz insaflı davranmışlar, Sözcü Gazetesi muhabiri Gökmen Ulu’ya 2 yıl 1 ay, muhasebecisi Yonca Yücekaleli’ye de 2 yıl 1 ay hapis cezası vermişler.
Değerli arkadaşlar, hapis cezası verilirken tabii hepimiz, toplumun her kesimi, aklı başında olan herkes gayet iyi biliyor ki FETÖ’yle mücadelenin bayraktarlığını Sözcü Gazetesi yapıyordu ve üstelik kendisi üzerindeki baskıların yoğunlaştığı her dönemde FETÖ’ye karşı mücadele, haber, yorum, makale, bunların hepsini yaptı Sözcü Gazetesi, Şimdi Sözcü Gazetesini FETÖ’cü diye yargılıyorlar ve cezalandırıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, mahkeme kararını açıkladı, gerekçeli kararı: “Zaman Gazetesinin kapatılmasından sonra örgüt tarafından algı faaliyetlerini yürütme görevi Sözcü Gazetesi tarafından yapılmaya çalışılmıştır.” diyor. Bakın, böyle bir şey savcılık tarafından sanıklara sorulmamış ilk ifadeleri alınırken, bilirkişi raporunda böyle bir şey yok, iddianamelerde, yani savcının hazırladığı iddianamede böyle bir konu söz konusu değil, mütalaada böyle bir söz konusu değil. Gazetenin altı manşetini gerekçe göstererek gazeteyi yargılıyorlar ve mahkûm ediyorlar. Buradan bizim medyamızın amiral gemisi olan Sözcü Gazetesine ve yazarlarına şükranlarımızı sunuyoruz hiçbir baskıya boyun eğmediğiniz için. Baskı gelecektir.
Çalışan Gazeteciler Günü kutlandı, ama hangi gazeteci? Yüzlerce gazeteci işsiz. Havuz medyası oluşturdular. Şimdi havuz medyası devleti nasıl hortumluyor, onu da anlatayım. Havuz medyası; gazete okunmuyor ama sayıyı yüksek gösteriyorlar, 100 bin tirajımız var, 200 bin tirajımız var, 300 bin tirajımız var. Yok böyle bir şey, ama ona göre Basın İlan Kurumundan para alıyorlar. 100 bin tirajlı olan -öyle iddia ediyorlar- iki gazeteyi havuzcular kapatmak zorunda kaldılar. Şu soruyu sordum: 100 bin tirajlı bir gazete niye kapanır? 100 bin tiraj az buz değil, ama bu da denetlenmiyor. Çünkü havuz medyası oradan besleniyor. Gerçek rakamlar olanlar kim? Sözcü gerçek rakamlar, Cumhuriyet gerçek rakamlar, Evrensel, Birgün, bunların tamamı gerçek rakamlar, ama havuz medyası sahte rakamlarla Basın İlan Kurumunu hortumluyor. Bunu savcılar duyar mı? Duyar, ama savcıların da vicdanı yoktur. Savcılar da bu konu üzerine gitmezler. Giderlerse onlar da bilirler ki Hakimler Savcılar Kurulu tarafından Anadolu’nun bir yerine sürgün edilirler. Kimse de sürgün edilmek istemiyor.
Değerli arkadaşlarım, vergileri topladılar. Sağlıklı işleyen bir çarkta toplanan vergiler ülke genelinde huzuru, refahı, güveni, refahı arttırmak için kullanılır. Bununla ilgili de Anayasamızın bir maddesi var, 166. madde diyor ki, “Planlama, Ekonomik Ve Sosyal Konsey…” Planlamayı şöyle diyor: “Özellikle sanayinin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini sağlamak…” Yurt genelinde dengeli ve hızlı gelişecek. 18 yıldır ülkeyi yönetiyor, Erdoğan gitti Diyarbakır’a, bir mitingde bir kişi çıktı, ısrarla biz buralara fabrika istiyoruz dedi. Erdoğan çıktı, açık ve net şunu söyledi: “Kardeşim, biz buralara fabrika yapmayacağız” dedi. Ne oldu? Diyarbakırlılar koştular, Erdoğan’a oy verdiler iyi ki fabrika yapmıyorsun, yoksa hepimizin işi olacaktı, işsiz kalmak daha iyi. Bunu ben ironi olsun diye söylüyorum, ama hayatın bir başka gerçeği de maalesef bu.
Şimdi Doğu, Güneydoğu’da sanayileşmede büyük bir gerileme var. Van yüzde 45, Bitlis yüzde 42, Muş yüzde 31, uzun uzun devam ediyor. En düşüğü Kilis, o da yüzde 14, bunların tamamında, büyük bir kısmında da Ak Partinin oyu CHP’nin oyundan çok daha fazla. Niçin? İstihdam yaratmıyor, fabrika kurmuyor, onu açlığa mahkûm ediyor, bir parmak bal çalıyor ağzına, diyor ki bak, sen aç kal sürekli, ben sana bir ekmek vereceğim, ama seçimde sen gelip oyunu bana vereceksin. Vatandaşın da düşünmesi lazım, niye ben bir ekmek alıyorum, elin oğlu balla besleniyor, saraydakiler balla besleniyor, niye bana bir ekmek? Bana iş ver, çalışacağım, üreteceğim, alın teri dökeceğim, ben de kazanacağım, benim de çoluk çocuğum var demesi lazım, dememiz lazım. Birlikte söylememiz lazım, bunun olması lazım.
Değerli arkadaşlarım, Van Organize Sanayicileri İş Adamları Derneği Başkanı Şemsettin Bozkurt bir açıklama yapıyor: “25 yıllık bir sanayici olarak bu kadar derin hissedilen bir krizi yaşamadım” diyor. Doğru. “İlimizdeki OSB’de kurulu tesislerin son 1 yılda yüzde 25’i kapandı.” O da doğru. Peki, bu paralar nereye gidiyor? Vatandaş vergi ödüyor, dünyanın parasını alıyorlar. Nereye gidiyor bu paralar? Bir de onu sormamız lazım, bunun üzerinde de durmamız lazım. Ben söyleyeyim, faize gidiyor. Fabrikaya değil, üretime değil, işçinin ücretine değil, asgari ücrete değil, faize gidiyor.
Şemsettin Bozkurt kardeşime söyleyeyim: Oyu götürüyorsunuz veriyorsunuz, iktidara veriyorsunuz, iktidardan yana tavır alıyorsunuz. Sadece sen değil, diğerleri de tavır alıyorlar. Senden vergiyi alıyorlar, senin fabrikanı kapatıyorlar, aldıkları vergi karşılığında da götürüyorlar tefeciye, Londra’daki bir avuç tefeciye dünyanın faizini ödüyorlar.
Şemsettin kardeşime söyleyeyim, son 17 yılda yurtdışındaki, içeride değil, sadece yurtdışındaki bir avuç tefeciye ödenen faiz 163 milyon 691 bin dolardır. 163 milyon dolarla siz Türkiye’yi yeniden inşa edersiniz, her tarafına fabrika kurabilirsiniz, istihdam sorununu çözersiniz. Bölgenin en güçlü devleti, en saygın devleti olur, Avrupa Birliğine girip girmemeyi oturur daha rahat tartışırsınız. Bunların hiç birisi yok değerli arkadaşlar…
Ve yine bu Şemsettin kardeşime söyleyeyim, bir dakikada Türkiye Cumhuriyeti saray hükümetinin ödediği faiz 35 bin 120 dolar. Bir dakikada 35 bin 120 dolar ödüyor, bir günde 50 milyon 573 bin 302 dolar ödüyor, bir yılda 16 milyon 891 bin 483 dolar faiz ödüyor Türkiye Cumhuriyeti Devleti Londra’daki bir avuç tefeciye, bunu da herkesin bilmesi lazım.
Elbette alın teri var, elbette çalışıyoruz, elbette üretmek zorundayız. Saman ithal eden bir ülke haline geldik. Şimdi yurtdışından çöp ithal ediyoruz. Allah aşkına, niye çöp ithal ediyoruz? Elin oğlu çöpünü nereye göndereyim, Türkiye’ye göndereyim diyor. Sanayisi gelişmemiş, insanları itiraz etmiyor. Neden yurtdışından çöp getiriyoruz biz, neden yurtdışından plastik maddeler çöp olarak geliyor da biz bunları işlemeye çalışıyoruz? Katma değeri yüksek ürün neden üretmiyoruz? Neden Avrupalının çöpüne muhtaç hale geldik? Bizim insanlarımız var, bizim de çöpümüz var, orada insanlar çalışıyorlar, üstelik binlerce insan çalışıyor. Kâğıt topluyorlar, plastik topluyorlar ve bunlar işleniyor. Şimdi siz bunların iflasına yol açıyorsunuz yurtdışından getirdiğiniz çöpler dolayısıyla, bakın nereden nereye? Sanayiciden başladık, çöp ithalatına geldik. Türkiye’nin geldiği tablo budur değerli arkadaşlar.
Kısaca dış politikadan söz edeyim. Bizi dinleyen bütün vatandaşlarıma seslenmek isterim. Hükümetin izlediği Suriye politikası bize hangi avantajları sağladı, bundan bizim ne faydamız oldu? Bir Allah’ın kulu çıksın ister hükümette, ister hükümet dışında, ister sanayici, ister işadamı, ister üniversite hocası kim olursa olsun bir Allah’ın kulu çıksın da desin, bu hükümetin izlediği dış politikanın bize şu faydası oldu, Suriye’nin bize şu faydası oldu. Ya milyonlarca insanın açlıktan nefesi kokuyor, 40 milyar doları Suriyeliler için harcadık. Kahramanlık edebiyatı yapıyoruz, kendi toprağımızı IŞİD’e teslim ettik, kaçtık ya, Süleyman Şah Türbesini kaçırdık! Nedir bu dış politika, nasıl bir Suriye politikası? Değerli arkadaşlarım, bunun üzerinde de durmamız lazım. Erdoğan geçen açıklama yapıyor, “İdlib’ten yeni kardeşlerimiz gelecek…” Hepsini saraya al, sarayda onların karnını doyur! Yeni bir göç dalgası gelecek. Putin’e yalvarıyorlar: “Allah aşkına, yukarıdan vurma, bu dalga gelecek” diyorlar. 1 milyon kişi arkadaşlar, 3 milyon 600 bin yetmedi, 40 milyar dolar da yetmedi, 1 milyon kişi daha gelecek. Sordum bir yetkiliye, beni ziyarete gelen bir yetkiliye sordum: “1 milyon kişiyi siz Suriye toprağında tutabilecek misiniz?” Verdiği cevap şu: “1 milyon kişiyi kim tutabilir.”
Doğu Akdeniz’de, “mavi vatan” dediğimiz Akdeniz’de bizim hakkımız var. Mavi vatanımız var orada, sadece kara değil, denizde de hakkımız var, denizde de hukukumuz var. Mavi vatanı da korumak zorundasınız. Orada da hakkınızı, hukukunuzu evrensel anlamda, uluslararası hukuk anlamında korumak zorundasınız. Yolu nedir? O mavi vatanda söz sahibi olan bütün çevrelerle, devletlerle, ülkelerle, onların yöneticileriyle oturup sağlıklı, samimi bir diyalog kurmaktan geçer. Düşman ilan ederseniz, kavga ederseniz onlar da sizi düşman ilan eder. Doğu Akdeniz’de büyük haklarımızı yitirmek üzereyiz. Mısır’ı düşman ilan ettik, ne oldu? Mısır gitti Yunanistan’la anlaştı, İsrail’le anlaştı, diğer Suudi Arabistan’la, Birleşik Arap Emirlikleriyle, hepsiyle anlaştılar, orada doğalgaz ve petrolü biz arayacağız dediler. Arıyorlar mı? Arıyorlar. Amerika da gemisini gönderdi. Biz ne yaptık? Arayamazsınız, bizim de gemimiz var. Tamam, gemiyi gönderdin, ama adam aramaya devam ediyor mu? Ediyor. Buldu mu? Buldu. Kaybeden kim? Kaybeden biziz. Bereket Libya’yla bir anlaşma yaptılar. O anlaşma bizim en azından Doğu Akdeniz’deki kara sularımızın belirlenmesi açısından son derece önemliydi. Biz ona evet dedik, hiçbir sorun yok. Evet derken şunu da söyledik, “bunu yapmakta geciktiniz.” Ayrıca şunu da söyledik, “Libya’da Suriye’deki gibi bir politika izlemeyin. İki taraf var, iki tarafı barıştırmayı çalışın.” Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Ortadoğu politikasında, Akdeniz politikasında devletlerin kendi içinde çatışma varsa çatışan taraflardan birisinden yana tavır almamıştır. Daha yukarıda kalmıştır, herkesi kucaklamıştır. Eğer bir sorun çıkarsa sorunu çözen ülke konumunda olmuştur Türkiye. Libya’da mı sorun çıkmıştır? İki taraf Türkiye’ye gelecek. Suriye’de mi sorun çıkmıştır? Türkiye’ye gelecekler. İran-Irak arasında sorun, gelecekler ve bizler daha yukarıdan diyeceğiz ki; bu sorun böyle çözülür, tarafları uzlaştıracağız. Mısır’ı düşman ilan ettik, Hafter’i de düşman ilan ettik. Söyledim, Bakana da söyledim: “Hafter’le de konuşmanız lazım, Suriye’de Beşşar Esad’la konuşmanız lazım” Defalarca söyledim. Şimdi söylediğim noktaya geldiler. Beşşar Esad’la görüşüyorlar. Kim doğruyu söylüyormuş? Cumhuriyet Halk Partisi ve onun kadroları doğruyu söylüyor. Ayrıca şunu da çok açık ve net söyleyeyim: Diplomaside son 7-8 yıl içinde en doğru tavrı ve söylemi geliştiren tek parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Nereden aldık bunu? “Yurtta barış, dünyada barış”tan aldık. Hem ülkemizde, hem dışarıda barışı savunduk.
Efendim, Hafter’le görüşmem. Onu diyor, televizyon programında “Kılıçdaroğlu bunları bilmiyor, Hafter’le asla görüşmem…” Dedim ki ya arkadaş, asker göndereceğine Birleşmiş Milletlere çağrıda bulun, Birleşmiş Milletler barış gücü göndersin oraya, otursunlar Hafter’le ulusal hükümet bir araya gelir, uzlaşsınlar bunlar. Efendim, Kılıçdaroğlu bunu bilmez. Neden? Hafter bizim düşmanımız, o gayrimeşru, biz meşru yerle ilişki kuruyoruz. Ne oldu? Putin geldi buraya, oturdular Putin’le birlikte yan yana, dediler ki: “Birleşmiş Milletlerin temsilcisi, Birleşmiş Milletler oraya güvenlik gücü, barış gücünü göndersin.” Ne oldu peki? Bizim dediğimizi Putin söyledi, hemen altına bastılar imzayı, çıktılar televizyonların karşısına, Putin ne söylediyse altına bastılar imzayı. Şimdi soru şu: Dış politikayı ben mi bilmiyorum, sen mi bilmiyorsun? Ayrıca dış politika konusunda ben tek başıma karar almıyorum. Bizim Dış Politika Danışma Kurulumuz var. Eski büyükelçiler, emekli askerler, dışişleri bakanlığı yapmış politikacılar, yani eski genel başkanlarımız, biz onlarla otururuz belli aralıklarla, Türkiye’nin dış politikasını tartışırız ve bütün ayrıntılarına gireriz. Peki, sarayda böyle bir şey var mı? Hayır, yok. Başka bir yerde var mı? Yok. Sarayda ne var? SADAT var. O neyin peşinde? O da Mehdi’nin peşinde. Allah akıl fikir versin. Şunu da söylemek lazım: “Hafter terörist, onlar yasa dışı, onlarla görüşmeyeceğiz” diyor. Kiminle? “Meşru hükümetle görüşeceğiz.” Esad da meşru, Suriye’de tam tersini yapıyorsun. Orada Esad’la görüşmüyorsun, teröristlerle görüşüyorsun. Teröristlere silah veriyorsun, onlara destek sağlıyorsun. Kim kaybediyor? Türkiye kaybediyor. Dolayısıyla hepimiz bu gerçekleri bir şekliyle bilmek zorundayız.
Hiç kimse unutmasın, ben de unutmayacağım tank palet olayını, bu devletin namusudur, bu devletin vicdanıdır. Her yaptıkları açıklamada biraz daha çamura batıyorlar. Tank paletle ilgili olarak kısa bir hikaye anlatayım, daha doğrusu size kısa bir süreç anlatayım. 9 Kasım 2018 oturdular BMC’yle Savunma Sanayi Başkanlığı bir imzaladılar ve fabrikayı onlara teslim etmek üzere, şöyle diyor İsmail Demir Savunma Sanayi Başkanı 9 Kasım 2018’de: “İlk Altay tankı 18 ay sonra kara kuvvetleri komutanlığına teslim edilecek, hayırlı olsun.” Ne zaman? 18 ay sonra. Ne zaman söylüyor? 9 Kasım 2018 bunu söylüyor, ama bir de tweet atıyor. Çok önemli bir olay, 18 ay sonra milli bir tankımız olacak ve bize teslim edilecek. Gayet güzel, aradan geçiyor 14 ay, 9 Ocak 2020’de şu açıklamayı yapıyor: “Şu an için firma elinde güç paketi- yani motor ve transmisyon olmadığından tank işi başlatılamıyor. Güç paketi konusunda yapılan başvurunun sonuçlanmadığı durumda biz tank üretimini başlatamayacağımızdan bu 18 aylık süre de başlayamıyor.” 18 ay içinde anlaşma yaptın, sana tankı vereceklerdi. Efendim, motor yok, motor olmadığı için tankı alamıyoruz. Ne zaman alacaksın? Ne zaman ki motoru bulurlar, 18 aylık süre ondan sonra başlayacak. Şimdi ben bütün vatandaşlarımın vicdanına sesleniyorum: Dünyanın hangi tarafında böyle bir ihale gördünüz? Ne demek ya, zaten bedava verdin. Kime verdin? Katar ordusuna verdin. “Kiraladık” dedi Erdoğan, bereket versin Ethem Sancak dedi ki; “Ne kirası kardeşim, kira ödemiyoruz?” Düşünebiliyor musunuz kankası Erdoğan’ı yalanlıyor. O doğruyu söylemiyor diyor, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan birisi yalan söyleyecek, doğruyu 5 kuruş ödemeden tank palet fabrikasını teslim alan BMC’nin sahibi söyleyecek. Akla bakın, mantığa bakın ve devlet yönetimine bakın değerli arkadaşlarım, 250 tank bize teslim edeceklerdi. Hulusi Akar’ın ifadesi bu da, 21 Kasım 2019’da bütçe görüşmeleri sırasında 250 adet tankın seri üretim aşamasında fabrikanın işletme hakkının BMC’ye devri gündeme geldi. En hızlı şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerine tankların kazandırılması lazım, 250 tank, bir tank bile yok. Ortada motor da yok, Allah bilir palet de yok. Peki, nedir? Vidası da yok Allah bilir, çünkü o da hepsi tamamen Katar Ordusunun elinde. Söyledim, bir daha söylüyorum, kendi silah fabrikasını yabancı bir orduya 5 kuruş para almadan veren insanlara vatan haini denilir.
Bir şeyi daha unutmayacağız: 15 Temmuz şehit yakınları ve gazileri. Para topladılar, 309 milyon lira para topladılar. Ne oldu bu paralar? En son verdikleri, yaptıkları açıklama havuza gönderdik, hazinede. Havuz ne demek, biliyor musunuz? Her taraftan toplanan paralar onda harcama yapılır. Yani vergiler de havuza gider, diğer gelirler de havuza gider. Havuzdan memur maaşı ödenir, Sosyal Güvenlik Kurumunun açığı varsa açıklar kapatılır, çiftçiye para ödenir, şuna ödenir, buna ödenir, yani havuzdan para ödenir. Yetmezse tefecilere başvurulur, Londra’daki tefecilerden borç para alınır. Öyle, yani şehit yakınları ve gaziler için toplanan para şu anda yok, hiçbir yerde yok, havuzda. Bunu biz soruyoruz, hesabını sormaya da devam edeceğiz. Aynı şekilde 10 Aralık 2016 Beşiktaş’ta bakın değerli arkadaşlar, 39’u polis 46 kişi hayatını kaybetti terör saldırısından, 39’u polis, bunların da hakkını biz savunuyoruz. Buradan da para toplandı 52 000 000 lira, nereye gitti bu para, nerede bu para? Bunu soracağız ta ki bu paralar hak sahiplerine ulaşıncaya kadar her seferinde, her toplantıda, her konuşmada bunları soracağız. Hepinize en içten selamlar, saygılar.